İNSANLIK O’NA ŞÜKRAN BORÇLUDUR

0
62

Kadir KARAÇOBAN

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in peygamber olarak seçilip dünyaya gönderilişi bütün varlık âlemi için özellikle de biz insanlar için Yüce Rabbimizin büyük bir lütuf ve ihsanı olmuştur. Kur’an-ı Kerim bunu şöyle bildirmektedir: “And olsun ki içlerinden, kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar, apaçık bir sapkınlık içinde bulunuyorlardı. (Âl-i İmrân, 3/164)

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in insanlık için neden büyük bir lütuf olduğunu daha iyi anlayabilmek için, dünyanın O’ndan önceki durumunu ve O’nun gelişiyle meydana gelen büyük değişimi iyi bilmek gerekir.

Peygamberimiz gelmeden önce yeryüzü küfür ve cehalet bataklığında en karanlık devrini yaşıyor, insanlar ayette de belirtildiği gibi “apaçık bir sapkınlık içinde” bütün ahlâki değerlerden uzaklaşarak bunalım içinde yüzüyorlardı. O karanlık devri en iyi Cafer İbni Ebi Tâlib (r.a.)’in sözleri tasvir etmektedir.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in amcasının oğlu Cafer İbni Ebi Tâlib (r.a.), müşriklerin zulmünden kaçarak hicret ettikleri Habeşistan’da Necaşi’nin huzurunda yaptığı konuşmada Hz. Peygamber (s.a.s.) gelmeden önceki cahiliye döneminin içinde bulunduğu karanlık tabloyu şöyle ortaya koymuştur:

“Ey hükümdar, biz cahil bir kavimdik. Taştan, ağaçtan yaptığımız putlara tapıyorduk. Kız çocuklarımızı diri diri toprağa gömüyor, ölmüş hayvanların leşlerini yiyorduk. İçki, kumar, fuhuş ve her türlü ahlâksızlığı yapıyorduk. Hak hukuk tanımıyorduk. Kuvvetliler zayıfları eziyor, zenginler fakirlerin sırtından geçiniyordu.” (İbn Hişâm, 1/359-360; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, 2/79-81; Tarih-i Din-i İslâm, 2/216-218) [Diyanet Web Kütüphanesi / Peygamberimizin Hayatı, III]

İstiklâl Şairimiz Mehmet Akif Ersoy da “Bir Gece” isimli şiirinde dünyanın İslam öncesindeki insanlık için yüz kızartıcı boyutlara ulaşan vahşet manzarasını mısralarında şöyle dile getirmiştir:

Bir kerre de, mâmûre-i dünyâ, o zamanlar…

Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.

Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;

Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!

Fevzâ bütün âfâkını sarmıştı zemînin.

Salgındı, bugün Şark’ı yıkan, tefrika derdi. (*)

İnsanlığı bu vahşi manzaradan kurtarmak için “bütün insanlara müjdeci ve uyarıcı olarak gönderilen” (Sebe, 34/28), “Âlemlerin rahmet Peygamberi” (Enbiyâ, 21/107) Efendimiz (s.a.s.) dünyayı bir rahmet ve şefkat ortamına çevirmiş ve insanî değerleri yüceltmiş, insanlığa kaybettiği onurunu yeniden kazandırmıştır.

Cafer İbni Ebi Tâlib (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.s.)’in gerçekleştirdiği büyük değişimi, insanlığın çok kısa bir zamanda kazandığı yüce değerleri, toplumun geldiği yüksek ahlâkî seviyeyi ise Necaşi’nin konuşmasının devamında şu sözlerle özetlemiştir:

“Cenâb-ı Hakk bizim hidayetimizi diledi. İçimizden soyu-sopu, asaleti, ahlâk, fazilet ve dürüstlüğü hakkında kimsenin kötü söz edemeyeceği bir Peygamber gönderdi. O bizi puta tapma zilletinden kurtardı. Tek, Allah’ı tanıttı. Yalnız O’na kulluğa çağırdı. Bütün ahlâksızlıklardan uzaklaştırdı. Doğru söylemeyi, emaneti gözetmeyi, akrabalık haklarına riayeti, komşularla hoş geçinmeyi öğretti. Yalan söylemeyi, yetim malı yemeyi, haksızlık etmeyi yasakladı.

            Biz bu peygambere inandık, iman ettik. O’nun gösterdiği yolda yürüdük. Peygamberin helal tanıttığını helal bildik. Haram bildirdiğini de haram bildik. Biz O’na inandık. O’nun gösterdiği Hak Dini kabul ettik. Bu yüzden kavmimizin hakaret ve işkencelerine uğradık. Fakat dinimizden dönmedik. Dayanamaz hâle gelince onlardan kaçıp, sizin himâyenize sığındık…” (İbn Hişâm, 1/359-360; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, 2/79-81; Tarih-i Din-i İslâm, 2/216-218) [Diyanet Web Kütüphanesi / Peygamberimizin Hayatı, III]

Akif de, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in risaleti ile insanlığın gerçek özüne ve kaybettiği değerlere yeniden kavuşmasını şu sözlerle ifade etmiştir:

Derken büyümüş, kırkına gelmişti ki Öksüz,

Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!

Bir nefhada insanlığı kurtardı O Mâsum,

Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!

Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi;

Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi!

Âlemlere rahmetti, evet, şer-i mübîni,

Şehbâlini, adl isteyenin yurduna gerdi. (*)

Mehmet Akif, bütün bir beşeriyetin sahip olduğu üstün değerleri, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sayesinde elde ettiğini ve O’na şükran borçlu olduğuna da mısralarında şöyle dikkat çekmektedir:

Dünya neye sâhipse, O’nun vergisidir hep;

Medyûn O’na cemiyyeti, medyûn O’na ferdi.

Medyûndur O mâsûm’a bütün bir beşeriyyet…

Yârab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret. (*)

Tarih boyunca diğer din ve inançlara mensup pek çok insan da, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in üstün ahlâkını ve insanlığa yaptığı büyük hizmetleri takdir ve tasdik etmiştir. 20. asrın ortalarında hepsi Hristiyanlardan oluşan fikir ve bilim adamları konseyi Hollanda’nın Lahey şehrinde toplanarak, dünyanın yüz büyük adamını tespit etmişler ve ilk sıraya Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’i layık görmüşlerdir.

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in gerçekleştirdiği büyük değişimi takdir eden, O’na olan hayranlıklarını itiraf eden birçok batılı mütefekkirin sözlerinden de birkaç örnek verelim.

“Ben bu hayret uyandırıcı insanın hayatını inceledim. Benim görüşüme göre O’nu insanlığın kurtarıcısı olarak tanımamız lazımdır.” (Bernard Shaw)

“Herkesin itiraf etmekten çekindiği şeyi ben haykırıyorum. Hz. Muhammed hiç kimse ile kıyaslanamayacak kadar büyük bir inkılapçıdır.” (Knematirul)

“Hiç kimse Muhammed’in kurallarından daha ileri bir adım atamaz. Biz Avrupa Milletleri medeni imkanlarımıza rağmen Hz. Muhammed’in son basamağına varmış olduğu merdivenin daha ilk basamağındayız. Şüphe yok ki bu yarışmada kimse O’nu geçemeyecektir.” (Geothe)

“İnsan büyüklüğü hangi ölçüyle ölçülürse ölçülsün acaba O’ndan daha büyük bir insan bulunur mu?” (Lamartine)

“Hz. Muhammed insan olması itibari ile bütün insanlık O’nunla övünür. Biz Avrupa’lılar 2000 sene sonra O’nun kıymetine ve hakikatine yetişsek en mesut ve en bahtiyar nesiller oluruz.” (Shebol)

İşte asıl fazilet, gerçek büyüklük, inanan-inanmayan herkesin takdirini ve hayranlığını kazanabilmektir!

            Fakat bütün bunlar yeterli değildir. Çünkü Rahmet Elçisi’nin en büyük arzusu ve gayesi bütün insanlığın iman etmesi ve hidayeti bulmasıydı. Allah Rasûlü (s.a.s.) bütün insanların Allah’a iman etmelerini, küfür ve şirkten kurtulmalarını o kadar çok istiyordu ki, bu uğurda her türlü çile ve meşakkati göze alıyordu. İnsanların yüz çevirdiğini gördükçe de derin bir üzüntüye kapılıyordu. O’nun bu hali Kur’an’da şöyle ifade edilmektedir: “Demek sen, bu söze (Kur’an’a) inanmazlarsa, arkalarından üzülerek âdeta kendini tüketeceksin!” (Kehf, 18/6; ayrıca Bkz.Şuara, 26/3)

Hz. Peygamber (s.a.s.), sadece inanmamakla kalmayıp, bir de kendisine ve Müslümanlara her türlü insanlık dışı muameleyi reva görenleri de affetmiş, onlar için beddua etmemiştir. İslam’ı yaymak için gittiği Taif’te maruz kaldığı kötü muamele karşısında isterse Taif halkını helak edeceğini bildiren vazifeli meleğe,  “Hayır! Ben lanetçi değilim, ben Rahmet Peygamberiyim” diye cevap vermiş, ardından “Ya Rabbi! Onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar, onları affeyle, onlara ve nesillerine Müslüman olmayı nasip eyle” diye dua etmiştir. Bu sözler bile O’nun insanlık için ne büyük bir lütuf, ne büyük bir nimet olduğunu gösteriyordu.

Hz. Peygamber (s.a.s.), âlemlere rahmet olarak gönderilmesi ve tüm beşeriyetin kurtarıcısı olmasından dolayı sadece içinde bulunduğu kavme karşı sorumluluk duymamış, uzak-yakın bütün toplumların hidayeti için çaba göstermiştir. Uzak bölgelere elçiler göndererek İslam’ı yaymaya çalışmış, özellikle ülke yöneticilerine, kral ve hükümdarlara yazdığı mektuplarla onları İslam’a davet etmiştir.

Vefatına yakın bir zamanda gerçekleştirdiği veda haccında son bir gayretle “Ey İnsanlar!” diye sözlerine başlamış ve bütün insanlığa seslenerek son ikazlarını yapmıştır. Allah’ın Rahmet Elçisi sesini daha çok insana duyurmak istiyordu, fakat imkanları buna müsait değildi. Kendisini can kulağıyla dinleyen ashabına kendisinden duydukları bu mesajları daha çok insana ulaştırmalarını tavsiye ederek bu maksadına ulaşmak istemiştir. Evet, O’nun kalbi insanlara karşı sonsuz bir şefkat ve merhametle dopdoluydu ve O, bütün insanlığın kurtuluşunu istiyordu.

Halbuki insanların bir çoğu içinde bulundukları durumun vahametini bilemiyor, O’nun çağrısına kulak vermezlerse nelerle karşılaşabileceklerini anlayamıyor, anlamak istemiyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.s.) ise, ısrarla mücadelesini sürdürüyordu. Bir kişinin bile kurtuluşunu önemsiyor, bunun için her fırsatı değerlendiriyor, elinden geleni her şeyi yapıyordu. Nitekim Taif’ten dönüşünde sığındığı hurma bahçesinde karşılaştığı köleye İslam’ı anlatmış ve Müslüman olmasını sağlamıştı.

Hz. Peygamber (s.a.s.) bütün bu fedakârlıklarına, insanlık için yaptıklarına karşılık hiçbir karşılık beklemedi. O, insanların kendisine minnet ve şükran duymalarını istemedi. Bilakis, “Acaba vazifemi yerine getirebildim mi” endişesini hep yüreğinde taşıdı. Bu yüzdendir ki, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Vedâ Haccı’nda, yaklaşık 124 bin Müslümana hitaben yaptığı konuşmada onlardan şahitlik yapmalarını isteyerek; “İnsanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?” diye sordu. Sahabe-i Kiram hep birden; “Allah’ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatte bulundunuz” diyerek şehadette bulundular.

Bütün insanlığa hidayet rehberi olarak gönderilen Efendimiz (s.a.s.), gönderiliş gayesine uygun olarak vazifesini yerine getirmiş, tüm insanlığın kurtuluşu için gereken ne varsa yapmıştır. Böylece Rahmet Elçisi Efendimizin gelişiyle; karanlıklar aydınlığa, cehalet devri saadet asrına dönüştü. Kardeşlerini bile yiyecek hale gelen yarı vahşi insanlar, birer merhamet âbidesi haline geldiler. Zulmün, haksızlığın yerini adalet aldı, bu sayede mazlumların yüzü güldü.

Âlemlerin Rahmet Peygamberi sayesinde; düşmanlıklar yerini muazzam bir kardeşliğe bıraktı. Zayıf, güçsüz ve kimsesizler ezilip horlanmaktan kurtuldu, insanca bir muamele görmeye başladı.  Aşağılanan, horlanan kadınlar haklarına kavuştu, annelik yüce bir makama ulaştı. Diri diri toprağa gömülmeye layık görülen kız çocukları sevgi ve şefkatle tanıştı.

İnansın-inanmasın tüm insanlık Hz. Peygamber (s.a.s.)’in getirdiklerinden muhakkak az veya çok bir şekilde istifade etmiş, insanlığa sunduğu insanî, ahlâkî değerlerden doğrudan yahut dolaylı olarak yararlanmıştır. İnsanoğlu, O’nunla neler kazandığının ne kadar idrakinde olabilirse, O’na o kadar çok minnet ve şükran duyacaktır.

Hz. Peygamber (s.a.s.)’e şükran borcunu ödemenin yeğane yolu, O’nun çağrısına kulak verip, getirdiklerine iman etmek ve O’na tabi olmaktır. Bilhassa biz mü’minler; Efendimiz (s.a.s.)’i herkesten, her şeyden hatta kendi canımızdan çok sevmeli, O’nu hayatımıza örnek ve önder edinmeliyiz. Yine sevgili Peygamberimize şükran borcumuzu ödeyebilmek için her fırsatta O’na çokça salatü selam getirmeliyiz.

Ne mutlu O Rahmet Elçisi’nin kıymetini anlayabilenlere! Ne mutlu O’na layıkıyla ümmet olarak şükran borcunu ödeyebilenlere!

 

 

(*)

Fevzâ: Kargaşa, anarşi

Âfâk: Ufuklar

Nefha: Üfürme

Zevâl: Yok olma, yokluk, batma

Şehbâl: Büyük kanat

Medyûn: Borçlu olmak

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here